Cum. Oca 22nd, 2021

İstanbul Arkeoloji Müzeleri

3 min read

Başlık her ne kadar ‘İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ olsa da aslında üç saatte gezilebilen ve burada bahsedilecek olan müzenin sadece bir kısmı.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri adı altında toplanmış olan üç bina, ‘Eski Şark Medeniyetleri Müzesi’ ile ‘Arkeoloji Müzesi’ ve Çinili Köşk. Bu kadar büyük ve şaşırtıcı eserleri barındıran bir müzeyi hakkı ile gezmek bir günde pek mümkün değil.

Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içinde yer alan Anadolu’dan başka Afrika, Mezopotamya, Balkanlar gibi çeşitli bölgelerden toplanan ve Cumhuriyet döneminde bulunan farklı medeniyetlere ait eserlerin sergilendiği bu üç binalı müzeler topluluğunun girişe göre ilk sırada olanı, Eski Şark Medeniyetleri Müzesi. Bu müze, Sanayi-i Nefise (Güzel Sanatlar Okulu) binasında bulunuyor. İki katlı binanın üst katında Anadolu, Mezopotamya, Mısır ve Arap eserleri yer alıyor. Akad Kralı Naramsin`in mezar taşı (ki buna stel adı veriliyormuş), Kadeş Antlaşması ve Zincirli heykeli müzedeki eşi bulunmaz eserler.

İkinci sırada Arkeoloji müzesi var. Bu da, ana bina ve ek bina olmak üzere iki ayrı binadan oluşuyor. Ana binanın alt katında; muhteşem İskender ve Ağlayan Kadınlar lahitleri dışında Sayda Kral Mezarları’nda bulunan başka lahitler ile çeşitli antik kentlerden getirilen heykel ve kabartmalar sergileniyor. İskender lahti, ilk anda zannedildiği gibi Büyük İskender’e değil, onunla savaşmış olan Pers Kralı’na ait. Lahtin, dört yüzünde de Pers- Yunan savaşından çeşitli sahneler kabartma olarak işlenmiş. Bu işlemelerdeki taş heykellerin ellerinde tuttukları gümüş ve altın silahlar, zırhlar ve koşum takımlarının çalındığı bilgisi verilliyor. Sadece taş kısmı kalmış da olsa müzedeki diğer eserlerin aksine cam içinde ve loş ışıkta sergilenen bu eserin kaçırılmaması gerek. Bunun gibi, M.Ö. 4. yüzyılda Sayda’lı bir zengin için yapıldığı bilgisi verilen Ağlayan Kadınlar Lahiti de çok ilginç. Bu lahitin çevresinde de kabartma olarak 18 ağlayan kadın işlenmiş. Kadınların herbiri farklı bir ifade taşıyor. Bu lahitin kapağı, İskender’in lahitinden farklı olarak prizma seklinde değil, düz. Kapağın iki yanında cenaze alayı, kaidenin etrafında ise av sahneleri yer alıyor. Son olarak yine benzersizliği ile beni çok şaşırtan bir parça da Sayda Kralı Tabnit’in mumyası oldu. İlginç bulduğum bir başka bilgi ise Arkeoloji Müzesi binasının, mimar Alexandre Vallaury tarafından İskender ve Ağlayan Kadınlar lahitlerinden esinlenilerek yapılmış olması oldu.

Bu çarpıcı örnekler dışında müzede, eski çağlardaki heykel sanatının gelişimi, kronolojik sıralama içinde sergilenen eserlerle takip edilebiliyor olması çok güzel. Ana binanın üst katında küçük taş eserler, çanak çömlekler, pişmiş toprak heykelcikler, hazine bölümü, 80.000 sikke, mühür, nişan ve madalya bulunuyor. Birinci katta “Çağlar boyu İstanbul”, ikinci katta “Çağlarboyu Anadolu ve Troia” ve en üst katta da “Anadolu’nun Çevre Kültürleri; Kıbrıs, Suriye – Filistin” sergi salonları mevcut.

Müzenin kurucusu Osman Hamdi Bey’in yaşamına ve buradaki önemli eserleri nasıl topladığına dair fotograf ve yazıların yer aldığı bölüm ise daha çok ressam olarak bilinen Osman Hamdi Bey’e duyulan saygının bir kat daha artmasına neden olacak nitelikte.

Ek binanın giriş katında bir de Çocuk Müzesi var.

Şimdiye kadar başka şehir ve hatta ülkelerde gezdiğiniz müzelerde, arkeolojik buluntulardan başlangıçta etkilenseniz de zamanla bunların hepsinin birbirine benzediği düşüncesine kapılabilirsiniz. Bizden yüzlerce, binlerce yıl önceki insanların yaşamları, savaşları, felaketleri ve sanatları ile bağlantı kurabilmek çarpıcı bir şeyi ama her müzede sayısız kap kacak, yüzlerce takı, binlerce sikke, biraz seramik parcası, pek çok silah görmek; bir sure sonra insanın ilgiisini çekmeyebilir. Ancak İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki eserler, hem sayıları, hem iyi korunmuş olmaları, hem de eşsiz benzersiz oluşları ile, tarihe ya da sanata hiç ilgi duymayanları bile etkileyebilecek görkemde.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir